Yüreğinizin Bam Teline Dokunan,Hikaye, Anekdot ve Yazı Paylaşır mısınız...

    This site uses cookies. By continuing to browse this site, you are agreeing to our Cookie Policy.

    • "Bir üniversite öğrencisi anlatıyor; "Bizim üniversitede genç kızların kullandığı saatlerden takan bir doktor vardı. Bu haline sürekli güler,eğlenirdik. Sonradan öğrendik ki, ölen kızına aitmiş."
      (Acıyla kıvranan ama konuşamayan kalpler vardır)
      .
      Hastanenin birinde genç bir kızın başındaki peruk düşer ve orada bulunan herkes gülüp, kahkaha atıp eğlenir. Bir genç adam, kadına yardıma koşar, genç kadın ağlayarak ve titreyerek; "Benim hiçbir suçum yok. Kanser ne yazık ki bütün saçlarımı aldı."der.(Davranışlarınıza ve aymaz tavırlarınıza dikkat ediniz.)
      .
      Okulda başarı seviyesi düşük bir çocuk annesinin mezarına gider ; "Anne...! Benimle okula gel. Öğretmen beni öğrencilerin önünde 'Senin annen ihmalkar bir kadın seninle hiç ilgilenmiyor' diye azarlıyor." der.
      (Daima dikkatli ol. Öyle sözler vardır ki, öldürür.)
    • Alıntı
      Meğer doldurulamayan bir akbil'in ardına ne acılar gizliymiş..
      "Tam metroya bineceğim, bir tane yaşlı amca makinenin önünde panik yapmış, dolduramıyor kartı. Arkasında birkaç tane genç birikmiş bağırıyor amcaya "- Hadi be, n’apıyosun, flört mü ediyosun makinayla" Tabi bunu duyunca delirdim. N’apıyosunuz ya dedim, gittim amcaya yardım ediyorum. Canım amcam sen ne istiyorsun dedim, kartım yok dedi, doldurduk kartını dedim, al istediğin yere git bununla, hatta sen başvuru yap senin yaşına ücretsiz ulaşım dedim. Neyse bende doldurdum kendi kartımı metroya geldim. Baktım amca orada bekliyor hala, ne oldu dedim. Yavrum adres soracaktım, beni azarlarlar diye soramadım, seni bekledim dedi. Olur mu öyle şey amcam dedim, peki nereye gidecektin sen dedim. Üsküdar Marmaray dedi. Amca Kirazlıdayız, karşı tarafta o. Nasıl buraya geldin, uzak dedim. Kafasını eğdi. Dur dedim anlattım ona. Burdan Yenikapıya git, ordan sarı çizgiyi takip et, Marmaraya bin, ordan 2 durak sonra Üsküdar Marmaraydasın dedim. Baktım amca mahzun mahzun bakıyor, anlamamış durumu, tamam dedim amca gel gidiyoruz. Atladık metroya gidiyoruz Üsküdara doğru, yolumuz var da var. Muhabbet olsun diye sordum “amca sen nerelisin”. Malatya dedi. Var mı kayısı bahçesi filan dedim, dedi ki; yavrum ben emekli ağır ceza hakimiyim. Vayy be dedim içimden. Onlarca kişiye müebbet dağıt, 40 yıl, 50 yıl hapis ver, sonra gel metroda kartı şaşır, ey insanoğlu... Sonra, amca dedim Malatyadan İstanbula neyle geldin, uçakla mı otobüsle mi? Amca dedi ki, hatırlamıyorum. Dedim amca valizler nerde? 3 yaşındaki çocuk gibi yüzüme baktı nerde dedi... O an anladım amca demans hastası, yani kişisel tarihini unutmak, kendi geçmişini silmek. Peki amca nereye dedim, "OĞLUM BENİ, ÜSKÜDAR MARMARAY’DA BEKLİYOR" dedi. Neyse, telefon nerde amca dedim. Nerde dedi, dedim iş sıkıntı, neyse indik Üsküdar Marmaraya. Oturduk bekliyoruz gelen giden yok, dedim amca kimliği ver. Baktım adına soyadına, sonra bir tanıdığı aradım. Dedim böyle böyle kimdir bu yakını vs bir numara bulur musun? Sağolsun yardımcı oldu. Harbiden Malatyalıymış, kızının numarası geldi, aradım dedim; gece gece rahatsız ettim ama... Daha lafımı bitirmeden Üsküdar Marmarayda mısınız dedi evet dedim, şaşırdım da tabi. Dedi ki, size eniştenin numarasını vericem onu arayın. Aldım numarayı aradım enişteyi, dedim gece gece rahatsız ediyorum ama... O da hemen Üsküdar Marmarayda mısınız dedi, evet dedim. Ya herkes biliyor acaba ben mi bilmiyorum. Niye burdayız derken enişte geldi birazdan. Gelir gelmez sarıldı bana, ben başladım azarlamaya demans hastası bu adam niye tek başına salıyorsunuz dışarı. 3 yaşında birini salmakla aynı şey! Kim o oğlu da burada bekliyorum diyor amca
      - Abi demans hastası, evet geçmişindeki hiçbir şeyi hatırlamıyor, doğru. Ama oğlu polisti. 3 yıl önce şehit oldu! Ve oğluyla son telefon görüşmesinde "BABA ÜSKÜDAR MARMARAY’DA SENİ BEKLİYORUM" demişti... Her şeyi unuttu, onu unutmuyor, arada evden kaçıp buraya geliyor. Dizlerimin bağı çözüldü. Kaldım öylece, neyse onlar gitti, kafamda cümleler dolaşıyor. Belki dedim oğlu gerçekten de oraya geliyor ama biz göremiyoruz. Sonra konu üzerine bir kez daha düşündüm. Demans hastalığı bizim de hastalığımız, toplum olarak geçmişimizi unuttuk, sağa sola savruluyoruz nereye gittiğimizi bilmeden. Kim olduğumuzu unuttuk. Nereye gideceğimizi unuttuk..."

      Zirvesine göz diktiğiniz dağların hükümdarıyım.
    • Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
      aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
      olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
      açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
      geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
      Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
      kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
      Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
      kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
      sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
      tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
      Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
      suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
      Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
      demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
      gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
      Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
      İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
      yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
      gül yaprağına her zaman yer vardı.
    • Kıza bir partide rastlamıştı. Harika bir şeydi. O gün peşinde koşan o kadar çok delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.
      "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi. "Kahveme koymak için".
      Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı...
      Kahveye tuz!..
      Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi.
      Delikanlı anlattı:
      "Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki".
      Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı.
      İçini bu kadar samimi döken, evini ailesini bu kadar özleyen bir adam evi, aileyi seven bir olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri. Ev duyusu olan biri.
      Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu. Tatlı ve sıcak.
      Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.
      Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine, içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.
      40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu satırlarında:
      "Sevgilim,.
      Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim. Tuzlu kahvede. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken "tuz" çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok. İşte gerçek. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da".
      Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.
      Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye soracak oldu.
      Gözleri nemlendi kadının.
      "Çok tatlı!.." dedi.
    • - "Öytmenim" dedi Fevzi.
      - "Sen hiç papayan kuşu göydün mü?"
      + "Göydüm." dedim.

      - "Geyçekten konuşuyoylay mı insan gibi?" diye sordu bu sefer.
      + "Konuşuyoylaymış. Ama ben duymadım. Belki de benimle konuşmamıştıy" diye cevapladım.

      Düşündü biraz...
      - "Ben papayan kuşu olsam senle hep konuşuydum" dedi. "Çünkü sen insanı hep dinliyoysun" diye ekledi.

      Gülüştük. Gözlerimizle. Sınıf da bize katıldı.
      Bu bir matematik dersiydi üstelik. Ama olsundu.
      Aklımız 'papayan kuşu'ndayken matematik öğrenemezdik zaten.
      Denk küme konusu kaçmıyordu ya.
      Maksat gönüller denk olsundu.

      Fevzi... Ve ben...
      "R"leri yazan ama söyleyemeyen iki adam.
      Fevzi, boyu alabildiğine kısa, yüreği dağlara denk bir öğrencimdi. Dostumdu. Hayat öğretimdi hatta. Ben papayan kuşu bile olsam, o konuşunca hep susar ve yine dinlerdim...

      :rolleyes: <3
    • Babam Ve Odam

      Yine babamlara gideceğim. İçimdeki çocuk nasıl da heyecanlı, nasıl da sevinçli. Oraya gideceğim zaman adımlarım ve yüreğim geldiği yaşı unutup, küçükken ellerimde tuttuğum bir balon hüneriyle uçup gitmek istiyor. Bulutlardan bulutlara sıçramak, rüzgârların yelesinde evimizin bahçesine inmek. Dışıma taşan neşeye adımlarım yetişemiyor ama. Yüreğim kafesinde mahzun, sadece telaşımın dozajını arttırıyor. Hani kendimi bir an önce ışınlayıp, hazırlık ve yol telaşından kurtarmak istiyorum. Çocukluğumun geçtiği eve gitmek için güzel bir yöntem aslında, çocukça…
      Çocukken öyle yapardım. İstediğim bir şey eğer ailem tarafından yerine getirilmesi imkânsız bir şeyse gözlerimi yumar ve rüyama gelmesini, onu orada bulmayı, almayı umud ederdim. Odamın duvarları benim hayallerimle süslü bu yüzden Kimselerin görmediği sadece benim gördüğüm hayaller, şekillerle süslü. Odamdan baktığımda görülen manzara da benim hayallerim var. Dağların eteklerinde koşularım, Gökyüzündeki bulutlarda oturmalarım, Bahçesine diktiğim umutlarım. Kar yağdığında ne çok üzülmüştüm, yağmur yağdığında ne çok ağlamıştım bir keresinde. Bahçeme ektiğim hayalimsi çiçekler, camlarına çizdiğim şekiller, düşlerimde büyüttüğüm hayaller silindi diye. Uykusuz gecelerim de, canı sıkkın gezmelerimde ekmiştim hepsini. Büyümeyeceğini, üzerlerindeki toprağı atıp, gözlerimle göz göze gelmeyeceklerini hiç düşünmeden.
      Birazdan arabaya bineceğim nihayet. Evimiz şehre biraz uzak, ana cadde üstünde. Arabadan indikten sonra yürüyerek kırk dakika sürüyor. Nereden biliyorsun, derseniz; babamla yayan çok yürüdük o yolları. Çocukken otobüse verecek para bile olmadığından yürüdük hep. Dakika tutardık. Babam bu yürüyüşleri oyuna çevirip, eğlenceli hale getirmek için dakika tutar ve benimle yarışlar düzenlerdi. Küçük adımlarıma yenilir, büyük hedeflerimin önünü açardı. Ben iyi yürürüm bu yüzden. Çocukluktan kaldı bu alışkanlığım. Bir defasında birinci sınıfta kendi kendime yürüyüp eve gelmiştim. Annem babam perişan yollara dökülmüş meraktan. Otobüsler almadı beni demiştim. Minik adımlarımı bildiğim rakamlara kadar sayarak, sayılar bittiğinde yenden baştan alarak. Bir daha yapma, demişlerdi. Bir daha yapmadım. Onların yüzlerindeki telaş ve üzüntüyü görmek beni daha da üzmüş, buna sebep olacak hiçbir şeye cesaret edememiştim ondan sonra. Çünkü üzüntüme yol açacak hiçbir şeyi önümüze yaşam olarak sunmayan bir baba, bu isteğimin en büyük öğretmeniydi. Babam beni asla yalnız koymadı evimizle çarşı arasındaki uzun yürüyüşlerimde. Bu yaşıma geldim, yalnız başına yürüdüğümde hâlâ arkamdan babamın sesini duyacakmış gibi olmam bu yüzden. Babam yanımda olmasa da, ardımda ve beni izliyor. Dikkat ettiğimde seviniyor, kusur ve hatalarımda beni uyarıyor sanki. Kendimi hızlı gelen bir arabadan korumam bile babam için. Onun yanı başımda ve yüreğimin ellerinden tutmasından…
      Her şeyimin ilki oldu babam. İlk sevdiğim erkek, ilk güvendiğim insan, ilk hediyelerimin sevinci, ilk korkularımın sahibi oldu. Hayatımın ilk yarışına da babamı yenerek başlamıştım. Babamın mahsusçuktan bana yenildiğini bilsem de, girdiğim her yarışı yeneceğim sandım. Onun büyük adımlarını kısarak parmak uçlarıyla bana gösterdiği törelansı, hayatın da bana göstereceğini sanarak. Beni kazanmaya alıştırdı babam, kendimden daha büyük olan şeyleri; hayatı, dünyayı, insanları yenebileceğimi, zorluklarıyla başa çıkabileceğime inandırdı. Kazanabildim mi peki, yendim mi bunca şeyleri, üstesinden gelebildim mi bilmiyorum. Ama inandım. Ben babama inandım. Babam beni asla kandırmazdı.
      İnsanın çocukluğunun geçtiği ev, hep çocuk kaldığı yerdir. O evin kendine ait olan küçük odası, kocaman dünyasıdır. Yaşım kaç oldu, bu evden ayrılı kaç sene oldu, hâlâ bu eve, evdeki odama geldiğimde kendimi o yaşlarda hissederim. Oradaki anılarımı taptaze bulur, onların arasına tekrar girmekte hiç zorluk çekmem. Sanki hiçbir yere gitmemişler ve beni orada bekliyorlarmış gibi hemen alırlar içlerine. Nerede kaldın der gibi hislenir, sesimi duyunca, eşyalarına dokununca sevinirler. Bunu hislerim söylüyor bana. Odamdan ayrıldığım zaman içinde değişmeyen şeylerden biri de hislerim çünkü. Ve buraya, bu küçük odaya geldiğimde zaten değişmeyen hislerim daha da kuvvetlenip, beni ellerimden tutup beraber çocukluğuma amansız koşular düzenliyorlar. Koşuyorum onlarla. Beni götürdükleri her yere gidiyor, uzaklara düşse de yolum, asla kaybolacağımı düşünmüyorum onlarla. Konuşuyorum. Susuyorum. Özlüyorum. Beni ne çok anlıyorlar hâlâ. Benimle ne de güzel susuyorlar. Onlara getirdiğim bütün sırlarımı sıkıca tutup, bu küçük odamda benimle birlikte yaşıyorlar. Onlarla burada sanki yeniden buluşuyorum.
      Babamların evi, ön ve arka bahçesi olan bir ev. Hâlâ yarım, yıllardır tamamlanamayan eksikleri var. Evin bir katı misafir için ayrılmış. Yolda kalan, gezmeye gelenler gelsin, yatsın diye; bir nevi ücretsiz pansiyon. İkinci katı annemlerin kaldığı yer. En sakin bahçeye bakan tarafta benim odam. Çocukluğumun geçtiği ve hala benim için boş tutulan, geldiğimde kalmam için hazır bulundurulan bana ait, çocukluğuma, hayallerime ait odam. Camdan bakınca ağaçları ve aynı anda gökyüzünü görebilirsiniz. Bu gelişimde gördüm ki, babam odamı çok açık gök mavi ye boyamış. Tavana da yıldızlar takmış. Karyolayı da tam cam kenarına dayamış. Çok sevimli olmuş.
      Bir de kuş kafesi var odamda. Kuşumuz öldü ve yerine başkasını koyamadığımız için boş kafesi duruyor odamda. Odam ve içindekiler tıpkı içim gibi. İçimin odalarındaki şeyler çok değerli ve gün gelip boşalsa da asla yerine yenileri koyamam. Saklarım onun o halini. Hatırasına kıyamam, yerlerine yenisini koyamam. Varmış gibi, hiç eksilmemiş gibi yaşarım. Yerine yenilerini koymak mı? Garipserim o zaman yüreğimi, yüreğim bile diyemem, sahiplenemem. Yokluklarını canlandırıp, bana ait odamın bana ait hayalleri olarak onları yokluğunda bile yaşarım.
      Küçükken ne zaman babama küssem, annemi kıskansam ya da kızsam odama kapanırdım. Yüzüstü yatağıma kapanıp bazen sessizce bazen de sesimi duyup da babam yanıma gelsin diye sesli bir şekilde ağlardım. Çok sürmez gelirdi babam. Arkamdan usulca sokulur, saçlarımı okşar ve her nasılsa beni güldürmeyi becerir, kucağında içeri götürürdü. Yanaklarımdaki yaşlar ile gülümsemelerin birbirine karışırdı yüzümde. Zaten gülmeye hazır ağlamalarım kendini babamın bana getirdiği gülümsemelere bırakırdı kendisini. Kim zaman da kitap okumak için kapanırdım o küçük dünyama. Hâlâ da aynıyım aslında. Kendimi iyi hissetmediğimde kendi evimdeki odaya kapanıyor ve yine kitaplara bırakıyorum kendimi. Arkamdan babam gelmiyor ama. Haberi olsa kesin gelir fakat ben bunlardan haberi olsun istemiyorum artık. Büyümek biraz da bu olsa gerek. Küçükken ağlayışlarımı duyması için sesimi yükseltirken büyüdükçe beni duymasınlar diye daha da kısıyorum sesimi. Duyup da üzülmesinler diye… Hala odamı muhafaza etmeleri bundan belki de: Sessiz ve içli bir yapıya sahip olduğumu bildikleri, odama yüklediğim misyonu bildikleri için odamı muhafaza ediyorlar bence.
      Odam… Orası benim dünyam. Çocukluğumdan kalma her şeyi orada biriktirdim. Duygularımı gözyaşımı sevincimi. İlkokuldan itibaren kitaplar, defterler ve karneler. Pul koleksiyonu, hatıra defterim. Hepsi özenle saklanmıştı benim için. Hala odamda saklanıyor. Tek sarışın oyuncak bebeğim. Küçükken çok canım yandığında kendimi hep o odaya kapattım hâlâ da oraya kapatır orada iyileşirim. Orası benim ve yüreğimin bakım evi. Sarıp sarmalandığım, iyi olup yeniden başladığım bir yenilenme yeri.
      Babam… O, çok romantik bir adam. Hiç bulamazsa bahçeden çiçek toplar eve öyle gelir. Tabi benim kıskanacağımı bildiği için bana da getirir, sevgisiyle bütün eksikleri kapatır. Hayatım boyunca bunun acısını çektim belki de. Bütün erkeklerin babam gibi olacağını düşündüm. İyi bir baba, sevgisini yüreğime yaşatmış bir baba, hayatımın geri kalan yanlarında karşıma çıkan erkelerin katili oldu bu yüzden. Onlarda babamın bu ilgisini, sevgini aradım ister istemez.
      Maddi sıkıntı hiç eksik olmadı çocukluğumda. Ama bizi öyle çok sevdi ki biz o sıkıntıları hiç anlamadık. Alamadığı ekmeğin yerine sevgi verdi bize hep. Ve hep gülümser ve tevekkül halinde olurdu. Şimdi daha çok anlıyorum onun öğretmenliğini. Acıyı yaşarken takındığı tavırlar, duruşlar; tahtaya kaldırılmış ve diğer öğrencilerin kendisini izlediği bilen bir öğrencinin öğretici rolündeymiş meğer. Bu acıysa işte bu da tevekküldür; bu darlıksa işte bu da sevgidir, tüm darlıkların ilacı.
      Birazdan kavuşacağım odama… Oraya, o mavi boyalı hayallerimin şehrinin olduğu yere odam diyorum nedense. Evimize de babamlar. Annemi de çok severim oysa, onun sevgisini de yaşarım herşeyiyle. Ama dokunan kısmı, saran ve sarmalayan kısmı hep odam ve babam oldu küçüklüğümün nedense.
      Yıllar geçse de, evden ayrıldığımdan beri değişen bir şey olmadı odam ve ailemde. Ya da bana öyle geliyor. Ben hâlâ ilk bıraktığım gibi bulmak istiyor ve öyle görüyorum. Değişmesin istiyorum. Hiç olmazsa hayatta istediğim herşeyi yaşadığım o anların mekanının değişmesini istemiyorum. Azalan şeyleri hayallerimde dolduruyor, eksilen yanları düşlerimde tamamlıyorum. Gerçi geçen seneler içinde ben de büyüdüm biraz. Biraz daha, biraz daha… Ama o eve, o mavi boyalı odaya, o babaya kavuşunca derha eski yaşıma, çocukluğuma dönmekte zorluk çekmiyorum . Beni her gelişimde hâlâ aynı sıcaklık, özveri ve şefkatle karşılayıp, neyi seviyorsam onları hemen hazır ediyor. Odamın duvarlarının rengi, mutfakta mutlaka bir kavonoz cikolata, otobüsten indiğimde gittiğimiz tatlıcı ve tulumba tatlısı ve evime gelip odama her girdiğimde beni bekleyen bir sürpriz.
      Bunlar benim için o kadar özel ki, bir hazine gibi. Sandığımda hepsi. Bir düş gibi saklıyorum Onu açmaya korkuyorum, hazineme gerçek değer diye korkuyorum
      Mehmet Deveci
    • Toplanıp nereye gidiyorsunuz gözümden düşerek?Kimseler bir el uzatmazmı şimdi yere düşene Niye gelmiyorsun?Niye duymuyorsun?Niye yardım etmiyorsun?Niye?Kalacakmıyım yerlerde..Gelmiyorsun?Niye cevap vermiyorsun?Niye yardım etmiyorsun?Niye?Ölecekmiyim yerlerde?Ölüyorum valla Sesimi duyan yok ama Bir gün geleceğim Seni de göreceğim Gitsemmi kalsammı?Bu rüyadan uyansammı?Çok tatlı geliyordun Yalanlarına kansammı?Niye görmüyorsun?Niye Sevmiyorsun?Niye elimi tutmuyorsun?Niye kalacakmıyım ellerde..Görmüyorsum Niye Sevmiyorsun?Niye elimi tutmuyorsun?Niye?Kalacakmıyım ellerle..Üşüyorum aman Üstümü örten yok ama Bir gün geleceğim Seni de göreceğim.Üşüyorum aman Üstümü örten yok ama Bir gün geleceğim Gelip cevabınızı vereceğim..ah

      Olacakla,Öleceğe Çare Yok Ama Olmayacağa İse Orasi?

      IMTIHAN.. xMerTR..
    • Buna benzer yaşanmış bir olayı "Kuyu" başlıklı yazıda Samiha Ayverdi anlatır:
      93 Harbi denen 1878 Türk-Rus savaşında Balkanlardan kaçan bir göç kafilesi içinde lohusa bir kadın vardır.
      Kucağında 40 günlük bir kız çocuğu ve elinde bir mücevher bohçası bulunmaktadır.
      Yorucu kaçış sırasında bunları taşımakta zorlanır, yorgunluktan perişan halde bir kuyunun başına geldiklerinde bohçasını kuyuya atar.
      Kaçmaya devam eder, bir ara farkına varır ve bir çığlık koparır. Bitkin ve telaşlı olduğu için kuyuya bohçayı değil bebeğini atmıştır. Kadın perişandır. Fakat öldürmeyen Allah öldürmez.
      Arkadan başka bir göç kafilesi daha gelmektedir.
      Aynı kuyunun başında onlar da kısa bir süre durur, su almak isterler.
      Kuyunun çıkrığını çeviren adam kovanın içinde bir bebek olduğunu görür. Bu genç, kadının erkek kardeşidir. Bu bebek, bir süre önce mücevher çıkını yerine kuyuyu atılan bebektir.
      Genç adam kardeşinin 40 günlük yavrusunu bağrına basar. Biraz sonra öndeki kafileye yetişir ve acılı anne çocuğuna kavuşur.
      Olayı, yazara o kız çocuğunun torunu anlatmıştır.
      (Samiha Ayverdi, Hatıralarla Başbaşa)


      Düşmanlarından ziyade arzularını alt edeni daha cesur sayarım,
      çünkü en zor zafer kendine karşı alınandır.
    • Sözde senden kaçıyorum
      Dolu dizgin atlarla
      Bazen sessiz sevdasın
      İpekten kanatlarla
      Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
      Karşıma çıkıyorsun
      En serin imbatlarda
      Adını yazıyorum
      Bulduğun fırsatlarla
      Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
      Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla..

      Sözde senden kaçıyorum
      Dolu dizgin atlarla
      Ne olur bir gün beni
      Kapından olsun dinle
      Öldür bendeki beni
      Sonra dirilt kendinle
      Çarpsam kara sevdayı
      En azından yüz binle
      Nasıl bağlandığımı
      Anlarsın kemendinle..

      Kaç defa çıkıp gittim
      Buralardan yeminle
      Ama her defasında
      Geri döndüm seninle
      Hangi düğüm çözülür
      Nazla, sitemle, kinle
      Ne olur bir gün beni
      Kapından olsun dinle
      Şaşırdım kaldım işte
      Bilmem ki nemsin..

      Konuşunca kölemsin
      Eksilmeyen çilemsin
      Orada ufuk çizgim
      Burada yanım yöremsin
      Beni ruh gibi saran
      Sonsuzluk dairemsin
      Çaresizim çaremsin
      Şaşırdım kaldım işte
      Bilmem ki nemsin.. @SHAITANl ♥♥

      ''Yaşamak , çırpınmaktan farksız..''
    • Ak saçlı bir ninenin ağzından: Yavrularım , siz bilmezsiniz, bir zamanlar “ köyümüze düşman geliyor! “ dediler. Biz pılıyı pırtıyı toplayıp göçebeler gibi yola düştük. Sinan paşa ovasında bir köye yerleştik.
      Günler geçti. Bir gün düşman ansızın köye geldi. Artık gidecek başka bir yer olmadığından, düşman içinde kalmıştık. Bir sabah uyandığımız zaman uzaklardan top sesi geliyordu. “kurtulduk, kurtulduk!” diye sevince düştük. Tam bu sırada köyün öte başında dumanlarla beraber göklere alevler yükseldi. Köy yanıyordu. Her taraftan bağrışmalar geliyordu. Kimimiz yarı yanmış, bir halde köyün koruluğunda yerleştik. Artık düşman da köyü terk etmişti.
      Biraz sonra atlılarımız, ellerinde al bayraklar olduğu halde, yel gibi yoldan geçtiler. Bağırdık, durmadılar. Hepimiz yollara dökülmüş ağlıyor, sızlıyorduk. Derken karşı yoldan bir toz bulutu yükseldi. Hepimiz gözlerimizi oraya diktik.
      Biraz sonra bir otomobil göründü. Ve yavaşlayarak yanımızda durdu. İçinden altın gibi saçlı, kalpaklı bir adam fırladı. Durdu. Gözlerini perişan durumumuza döndürdü. Uzun uzun, derin derin baktı. Bu sırada biz yanındaki subaylara sokulduk. Onlarda onun gibi bakıyordu. Bir tanesini çekerek:
      - Bu adan kimdir? diye sorduk. Hafifçe:
      - Mustafa Kemal, dedi.
      O zaman hepimiz coştuk. Bu adı her zaman duyuyorduk.
      - Paşam, bizi kurtar, kurtar!.. diye bağırdık. Ayaklarına kapandık. O, hala dalgın dalgın, başı yerde düşünüyordu. Birden doğruldu. Sağ eli havadaydı:
      - Sizi bu şekle sokanlar cezalarını gördüler ve daha da görecekler!.. Diyerek elini şimşek gibi aşağıya indirdi ve o anda gözlerinden iki damla yaş yuvarlandı


      Düşmanlarından ziyade arzularını alt edeni daha cesur sayarım,
      çünkü en zor zafer kendine karşı alınandır.
    • Hayvanların en yırtıcısı olan aslan,
      Güçle değil zekayla ehlileştirilir.
      Terbiyecisi onu evvala sevdiği yemle
      Daha sonrada alışkanlıkla uysallaştırır
      Efendisinin elinde kısmen korku uyandırmak
      Kısmen gerektiğinde kendini korumak için her daim bir sopa vardır.
      Hiç bir yabancı ona yem vermeye cesaret edemez.
      Ancak ve ancak alışkın olduğu kişi ona yem verebilir..
      Aslan hükümdardır, terbiyecileri de vezirleridir!
      Aslan osmanlının yüce hakanıdır
      Bende hünkarın söz konusu olan hakikat ve adalet sopasıyla terbiye ediyorum..(Tüm aslanlara gelsin) ;)

      ''Yaşamak , çırpınmaktan farksız..''
    • -Cennetin Allah rahmetine binaen 8 tane kapısı vardır.
      Bu 8 kapıdan biri tövbe kapısıdır.
      Öbürlerinin hepside bazen açılır bazen kapanır.
      Lakin tövbe kapısı asla kapanmaz.
      Tövbesiz bir ömür baştan başa can çekişmedir.
      Hazır olan kaçınılmaz ölüm Allah'tan gafil olmaktır.
      Ömür geçtiyse bilin ki kökü bu demdir.
      Tez ömür ağacınızı tövbe suyuyla sulayın.
      Tövbe atı acayip bir attır.
      Bir anda şu aşağılık alemden taa göğün üstüne sıçrayıp çıkar..

      Kim olduğum kimseyi ilgilendirmez, sizin beni ilgilendirmediğiniz gibi ..
      Dedikodumu yapmayın günahımı alırsınız, keza günahım fazla! :thumbup:
    • Yakın köyümüz de bir dedemiz vardı.
      Hiç evlenmemiş, tüm aliesini kaybetmişti.
      köyde bir tek kardeş çocukları vardı, hemen yamacında oturan.
      Bir gün hastalandığını, yatağa düştüğünü söylediler .


      Bir kaç gün sonra yaşlı bir teyzenin evine geldiğini ve hastayla
      ilgilendiğini duyduk. Biz çocuklar, garip karşılamıştık hâliyle. ama
      büyükler ah çekerek onlar hakkında konuşuyor, gidip ziyaret ediyor,
      gözleri yaşlı; evlere dönüyorlardı...
      Bir hafta sonra dede vefat etti...
      Nine geldiği gibi, sessizce yok oldu.


      Meğer, çocukluk aşkıymış onların ki.
      İstemiş yıllarca sevdiği kızı dedemiz.
      Ama, Babası Nuh demiş, peygamber diyememiş Kızını seven deli kanlıya.
      kimler araya girdiyse boş!


      "Bir sebep söyle" demişler, söylememiş baba, vermiş kızı ilk isteyene.
      "Kaçır" demiş köylü, biz arkandayız.
      Ama kızın başı öne eğilir diye kıyamamış. Kınasın da beraber ağlamış iki genç,
      Köylü gene gitmiş. etme demiş, kıyma demiş düğün sabahı, ama yok!
      El mahkum, kız başka memelekete gelin olmuş... sonra 4 çocuğun anası...
      Adam sevdiğine kavuşmamış ama başkasına da yar olmamış.
      Yıllar sonra dedenin yiğenleri aramışlar ölüm döşeğinde diye, kadının
      oğlu getirmiş köye, helaleşsinler son kez görsünler istemiş.




      Ne zaman bu şarkıyı duysam bu iki güzel insanı anımsarım.
      Rabb'im böyle dermansız yara vermesin kimseye...
      Yar Ağladı Ben Ağladım
      alıntı
    • Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu.

      Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve

      "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

      Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı.

      Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.


      Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını.

      Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

      Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can,

      - "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

      Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı.

      Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu.

      Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

      Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.

      Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

      Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

      Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti,içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

      Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

      Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

      Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı.
      Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

      Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...

      Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

      - "Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."


      boşa dememiş geçmişlerimiz ne verirsen elinle oda gelir seninle yapan yaptıgının karşılıgını şüphesiz tam olarak alacaktır